Thumbnail
  • 09.04.2019

Denizi, koyları, kumu, ormanı ve göllerinin yanı sıra tarihi ile de öne çıkan Trakya’nın incisi
İğneada, inci gibi sakin ve dingin yapısıyla, bölge ziyaretçilerini adeta büyülüyor.
 
Kırklareli ilinin Demirköy ilçesinde yer alan, İstanbul’a araba ile yaklaşık üç buçuk saatlik mesafede olan güzelim bir sahil kasabası olan İğneada’dayım bu ay. Burası adeta bir doğa harikası çünkü her şey doğal ve hiç bozulmamış. Istranca Dağları ile Karadeniz arasında bulunan İğneada, denizi ve gölleri ile hele de ünlü Longoz Ormanları ile gerçekten biricik ve çok ilginç bir belde olmayı hak eden bir mekân.
 
İstanbul’dan araba ile ulaştığım İğneada’ya giderken Vize, Saray, Poyralı ve Demirköy’den geçiyorsunuz. Özellikle Poyralı’da ‘Manyetik Alan Ormanı’ diye bir tabela gözünüze çarpıyor. Bunun anlamı şu: Manyetik alanda yokuş yukarı çıkarken, aracınızda vitesi boşa attığınız halde araç kısa süre kendi kendine yokuşu çıkıyor. Ben de denedim ve tezi doğrulamış oldum.
 
Avrupa’nın en büyük longoz ormanları İğneada’ya giderken önce Demirköy’den geçiyorsunuz. Burada bulunan demir madeninden dolayı köye bu ismin verildiğini öğreniyorum. 1367 yılında Osmanlılar’a geçen Demirköy’de Fatih Sultan Mehmet büyük bir dökümhane yaptırmıştır. Ayrıca yine daha İğneada’ya varmadan muhteşem Longoz Ormanları’nın içinden geçiyorsunuz. Aslında İğneada’nın ünü de işte bu ormanlardan geliyor. Burada bulunan longoz ormanı Avrupa’nın en büyük longoz ormanı olarak biliniyor. Burada ağaçların kökleri tamamen suyun içinde bulunuyor. Ayrıca oldukça değişik bir bitki örtüsü ve değişik kuş türlerini de barındıran bir orman burası. Longozlar, Mert Gölü, Saha Gölü ve Erikli Gölü Longozu olarak anılıyor. Burada ondan fazla çay birleşerek üç dere oluşturuyorlar. Kumsalda oluşan doğal bentler sayesinde bu derelerden sular birikerek doğal göller oluşuyor. Biriken su, geriye doğru taşınıyor ve pek nadir rastlanan ‘Subasar Ormanı’nı oluşturuyor. Subasar Ormanı’nın içinde ise çok zengin canlı türleri yaşıyor. Sayı vermek gerekirse, 544 çeşit bitki, 310 çeşit böcek, 46 çeşit memeli ve 17 çeşit sürüngen yer alıyor. Longozdaki su miktarı bahar aylarında artıyor. Doğal bentler
yıkılınca da zengin besinlerle dolu alüvyon denize akıyor. Bu durum deniz yaşamının zenginliğine neden oluyor. Lüfer, kalkan, istavrit gibi balıklar denizi zenginleştiriyor.
 
Dünya ölçeğinde muazzam bir ekosistem İğneada’da, longoz ormanları, tatlı ve tuzlu su gölleri, kıyı kumulları, tatlı ve hafif tuzlu bataklıklar bir arada bulunuyor. İşte böyle dar bir alanda, birbirinden farklı ve yüksek koruma
değerine sahip ekosistemlerin iç içe bulunması, bölgeyi dünya ölçeğinde önemli bir hale getirmektedir. Burası 2007 yılında milli park olarak ilan edilmiştir. İğneada, tüm bu doğal güzelliklerinin yanı sıra çok da güzel bir denize ve kumsala sahip. Yaklaşık 22 km uzunluğunda bir sahile sahip ki, bu da onu Türkiye’nin en uzun sahiline sahip kenti yapıyor. Halk daha çok balıkçılıkla geçiniyor.
 
Yazımın başlığında da kullandığım gibi İğneada için kullanılan bir deyim var, ‘Trakya’nın İncisi’. Gerçekten de inci gibi sakin, dingin ve çok güzel bir koy burası. Istranca Dağları ile Karadeniz’in uyumu ve cennet yeşili ormanlar, hepsi burada birlikte çok güzel bir görüntü oluşturuyorlar. Burası aynı zamanda Kuzey Avrupa ve Afrika kuş göç istikameti içinde kaldığından da adeta bir kuş cenneti durumunda.
 
Dünden bugüne İğneada
 
Gelelim tarihine, ünlü coğrafyacı Strabon ‘Geographica’ adlı eserinde bu bölgeye ‘Thyna’ denildiğini belirtir. İlk dönemlerde siyasi bir birlik kuramamış olan yerli Trak toplumlarından Thyn’ler bu bölgeye yerleşmişlerdir. Bölge, Thyn’lerin yaşadığı yer anlamına gelen ‘Thynias’ adını işte bu kavimden almıştır. Burası, bir süre Pers Kralı Daryus tarağından da işgal edilmiştir. Sonraları, Makedonya Kralı İkinci Filip tarafından tüm Trakya istila edilmiştir. Sonra Keltler, sonra da Romalılar bölgeye egemen olmuşlardır. Ardından Hunlar’dan kaçan Ostragotlar tüm Trakya’yı istila etmiştir. Haçlı seferleri sırasında da istila edilen İğneada, Sultan Birinci Murat Hüdavendigar zamanında, Bizanslılar’dan alınarak Osmanlı İmparatorluğu’na katılmıştır. Bölge Kurtuluş Savaşı’nda Yunan istilasına uğramıştır. Ancak Trakya, sınırı çizilirken İğneada bizim topraklarımızda kalmıştır. Cumhuriyet döneminde 1971 yılına kadar nahiye olarak yönetilen İğneada, bu tarihten sonra belediye olmuştur. İğneada’nın fethini yöneten komutanın adı İne Bey’dir. Buraya kendi adını vermiştir. ‘İneada’ adı zamanla ‘İğneada’ olmuştur. Türkiye’nin batı ucundaki fener Burada bir de ünlü bir deniz feneri var. Bu fener, ‘Türkiye’nin en batı ucunda yer alan deniz feneri’ olarak ünlenmiş. Denizden 44 metre yükseklikte olan fenerin önünde, doğal bir plaj mevcut. 1866 yılında yapılan fener ilk kurulduğu dönemde gazyağı ile çalışıyormuş. Sonra elektrik enerjisinin kullanılması ile elektrikle çalışmaya başlamıştır. Günümüzde ise hala elektrik enerjisi kullanılmakla beraber ayrıca güneş enerjisini de elektriğe çeviren paneller ile donatılmıştır.
 
İşte size İğneada. Deniz, kum, orman, tarih, göl... Bu saydıklarımın hepsi İğneada’da. Ayrıca burada, Trakya’nın lezzetli etlerinden tadabilir ya da Karadeniz’in harika balıklarını da yiyebilirsiniz. Seçim tamamıyla size kalmış. İğneada’yı görmedi iseniz kesinlikle gitmenizi öneririm. Eminim ki burayı çok seveceksiniz.
 
SPOT: İğneada, Kırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı, Trakya’nın Karadeniz sahilinde bir
beldedir.
 
22 kilometrelik bir sahile sahiptir. Bağlı olduğu ilçeye 26, Kırklareli il merkezine 100
kilometre uzaklıktadır.

1968 © Uçak Teknisyenleri Derneği